Pascual Duarte Üzerinden Şiddeti Okumak: Fail ve Mağdur Arasında
- Asya Kabadayı
- 5 days ago
- 6 min read
“Ve sonunda yola çıktığımda, kendi etimi kemiğimi ya da kendi anılarımı taşıyan kişiden başka hiç kimseden ayrılıp uzak yerlere gitmek isteği yoktu içimde…”
Camilo José Cela - Pascual Duarte ve Ailesi

Romanın Atmosferi
Romanın yayımlandığı 1942 yılı, İspanya’nın iç savaşın ardından kurulan Franco rejimiyle birlikte en karanlık dönemlerinden birine denk gelir. Bu dönemde baskı, sansür, yoksulluk ve toplumsal travma gündelik hayatın temel belirleyicileri haline gelirken; şiddet hem kamusal hem de özel alanın içine sızar.
Yazarın bu atmosferi ele alış biçimi, tremendismo olarak anılan ve acı gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya koyan bir akımın da başlangıcıdır. Bu dil, yaşanan çürümeyi yumuşatmadan, hatta yer yer abartılı ve sarsıcı bir yoğunlukla aktarır. Dini eleştirilerin de varlığıyla birlikte roman, yayımlandıktan sonra dört yıl boyunca kilisenin sansürüne uğramış ve yasaklı kalmıştır.
Böyle bir dönemde yaşamak nasıl bir şey? İç savaş sonrası çürüyen bir toplumun içinde, giderek çürüyen hayatlar… Şiddetin ve kaosun ailelerin içine sızdığı, ruhunu bu çürümeden muaf tutmanın neredeyse imkansız olduğu evlere doğan çocuklar... Birçok yanıyla pek de yabancı hissettirmeyen bir taşra hikayesi okuyoruz.
Ölüme mahkum edilen Pascual Duarte, hapishanede geçmişiyle hesaplaşır. Çocukluğunun travmalarını, köyünü, annesini, babasını, Rosario ve Mario’yla kurduğu bağları, evliliklerini ve çocuğunu anlatır. Ve yazarın dili, tüm ilişkileri ören bu vahşeti ve acıyı, hiçbir mesafe bırakmadan, bütün gerçekliğiyle bize hissettiriyor.
Bir Ruhsal İklim Olarak Aile
Her gün dayak atan bir baba, aşağılayan ve sevgisiz bir anne, evden kaçıp fuhuşa sürüklenen bir kız kardeş, doğuştan engelli bir kardeş… Bu hikayede aile, koruyucu bir alan değil; şiddetin kök saldığı bir zemin gibidir.
"Babama saygım büyüktü, ama ondan ödüm kopardı"
"Anam, oğlunun ölümüne de ağlamadı; yüreği, yavrusunun yıkımına akıtacak birkaç damla gözyaşı bile bulamayacak kadar taşlaşmış bir kadının içi nasıl da kupkuru olmalı."
Böylesi bir ailede büyüyen bir insan, kendine nasıl bir gelecek kurabilir?
İnsanın en önemli kapasitesi, yoğun duygulara ve içsel çatışmalara iç dünyasında yer açabilmesi; onları anlam, düşünce ve dil aracılığıyla simgeleştirebilmesidir. Böyle ızdırabın bir hikayesi oluşmaya başlar ve taşınabilir hale gelir. Bu kapasite çöktüğünde, ızdırap düşünceye değil eyleme dönüşür. Hissedilemeyen ve düşünülemeyen dışarı atılır; içeride tutulamayan duygular başkasına yaşatılarak boşaltılır.
Hayatının kontrolünü kaybetmiş, kendini güçsüz ve çaresiz hisseden bir insanın başvurduğu şiddeti açıklamak, yalnızca bir seçime indirgemekten çok daha karışıktır. Şiddet, bazen dayanılmaz kontrolsüzlük hissini tersine çevirme çabasıdır. Pascual’ın şiddeti, çocukluğundan itibaren biriken ve hiçbir ilişkide tutulamayan içsel yıkımın dış dünyaya savruluşudur. Burada yalnızca yaşanan travmalar değil, bu deneyimleri çocuk için taşıyıp anlamlandırabilecek bir ebeveyn kapasitesinin yokluğu da belirleyicidir. İçeride işlenemeyen dehşet zamanla eyleme dökülür. Ancak dışarıda yaşatılan bu şiddet Pascual’ı özgürleştirmez; tam tersine onu kendi yazgısına daha sıkı bağlar.
“Tiksintinin filizlenmesi yıllar alır; biz de artık çocuk olmadığımız için, tiksinti büyüyüp yüreğimizi sıkıştırmaya başladığında yaşamımızın da sonu gelmiş olur.”
Kötülüğün Örgütlenmesi: İçsel Mafya
Bazen şiddet yalnızca bir tepki olmaktan çıkar, daha kalıcı bir ruhsal örgütlenmeye dönüşmeye başlar. Kitabı okurken, Pascual’ın şiddet eğilimi giderek güçlendikçe zihnime Rosenfeld’in (1971) tarif ettiği içsel mafya geldi. Bu yapı giderek bir tür içsel mafya gibi çalışır: Başlangıçta dağılmayı engelleyen bir savunma olarak ortaya çıkar, ancak zamanla öznenin ruhsallığı içinde hakimiyet kurar.
Şiddetin cazibesi burada belirleyicidir: kısa süreliğine de olsa güç ve kontrol hissi sağlar; zayıflık ve çaresizlik duygularını geri plana iter. Böylece yıkıcılık yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda haz veren bir deneyime dönüşür. Bu yapı yalnızca ötekine zarar vermez; öznenin kendi içindeki sağlıklı, ilişki kurabilen ve onarıcı parçaları da hedef alır. Böylece ruhsallık içinde adeta kolonize edici bir süreç başlar; yıkıcı taraf giderek alanı ele geçirir ve diğer parçaları susturur.
Pascual’ın şiddetinin giderek artan ve tekrar eden yapısı, iç dünyasında örgütlenen bu yıkıcı yapının onu adım adım kendi hakimiyeti altına almasının bir ifadesi gibi okunabilir. Artık şiddet yalnızca bir eylem değil, bu içsel örgütlenmenin sürekliliğini sağlayan bir zorunluluk haline gelir.
Var Olma Yolu Olarak Kötülük
Pascual’ın şiddetine yalnızca yıkıcı eylemler olarak bakmak, onun ruhsal örgütlenmesini eksik okumak olur. Bazı durumlarda kötülük, yalnızca ötekine zarar vermek değil; öznenin dağılmasını engelleyen, onu ayakta tutan bir işlev de üstlenebilir.
Çocuklukta yaşanan değersizlik, ihmal ve aşağılanma deneyimleri karşısında, kendini güçsüz ve yok sayılmış hisseden özne, bu konumu tersine çevirebilmek için bir savunma olarak saldırganla özdeşleşir. Bu yol ile güç kazanma yanılsamasıdır: yaralanan değil, yaralayan olmak. Ancak bu örgütlenme çarpıktır; işlevi olsa da işlevsel değildir. Çünkü bu tür eylemler, suçluluğun inkar edildiği ve onarımın mümkün olmadığı bir düzlemde gerçekleşir. Bu nedenle şiddet, her ne kadar geçici bir bütünlük ve kontrol hissi sağlasa da, özneyi gerçek bir dönüşüme götürmez; aksine, tekrar eden bir döngü içinde onu aynı yıkımın içine geri çeker.
Pascual’ın kötülüğü ne yalnızca travmanın kaçınılmaz bir sonucuna indirgenebilir, ne de basit bir seçimdir. Daha çok, başka türlü var olamamanın; dağılmamak için kurulan ama sonunda özneyi yeniden yıkıma sürükleyen bir ruhsal düzenlemenin ifadesi olarak okunabilir.
Anneyle İlişki: İçsel Nesneden Kaçamamak
Pascual’ın annesi yalnızca sevgisiz bir anne değil; çocuğun duygularını taşıyamayan, çoğu zaman aşağılayan ve onun ruhsal deneyimini anlamlandırmayan bir figürdür. Bu ilişkide şefkat, düzenleme ve yatıştırma yoktur; bunun yerine değersizlik, ihmal ve şiddet hakimdir.
Böyle bir ilişkide çocuğun, dış dünyadaki anneyle kurduğu bağı iyisiyle kötüsüyle bütünlüklü bir nesne olarak içselleştirebilmesi mümkün değildir. Anne, bütünüyle olumsuz, tehdit edici ve yok edici bir nesne olarak iç dünyaya alınır. Zamanla bu içsel nesne, yalnızca hatırlanan bir figür olmaktan çıkar; içeride konuşan, değersizleştiren ve aşağılayan bir ses haline gelir.
“Ne sevgi ne de nefret bir günlük bir iştir”
Ferenczi’nin (1933) tarif ettiği biçimiyle, çocuk bu tür bir ilişkide saldırganla özdeşleşerek hayatta kalmaya çalışır. Kötü ve zulmeden kimliğe sığınmak, çaresizlik ve edilgenlik duygularına karşı bir savunma işlevi görür. Böylece saldırıya uğrayan konumdan, saldıranın konumuna geçer. Zamanla güvende hissetmenin yolu, saldırgan pozisyonu korumaya indirgenir.
“Barış içinde yaşamak için korku saçmak gerektiğini düşündükçe içi kan ağlıyor insanın.”
İç dünyasındaki bu yıkıcı nesneyle ilişki, onun diğer insanlarla kurduğu ilişkilerin de temelini oluşturur. Ötekine yönelen şiddet, erken dönemde yaşanan bu ilişki biçiminin bir tekrarından ibarettir. Sanki karşısına çıkan her nesne, yok edilmesi gereken o ilk nesnenin yerini alır. Artık saldırıya uğrayan değil, saldıran olmak, varlığını sürdürebilmenin neredeyse tek yolu haline gelir. Annesini öldürmesi de bu bağlamda yalnızca bir cinayet değil; iç dünyasındaki zulmedici nesneyle hesaplaşma girişimi olarak düşünülebilir. Ancak bu girişim başarısızdır. Çünkü içsel nesne ortadan kalkmaz; aksine, iç dünyasında yer etmiş bu yıkıcı ilişki biçiminin tekrar sahnelenmesidir.
Fail mi Kurban mı?
Çürümüş bir hayatın içinde giderek çürüyen bir insanın sürüklendiği suç kimin suçudur? Pascual bir cani mi, yoksa bir kurban mı? Belki de her ikisi de.
Yazarın da işaret ettiği gibi, bir şeye — bir ülkeye, bir köye, bir aileye, bir insana — yakından baktığımızda hikaye hiçbir zaman ilk bakışta göründüğü kadar basit kalmaz. Pascual hem bir katil, hem de törenin dayattığı erkekliğin, şiddetin ve sevgisizliğin altında ezilmiş; sonunda kendi varoluşunu yitirmiş bir adamdır. O, aynı anda hem yaralanmış bir çocuk hem de yaralayan bir yetişkindir. Hem şiddetin içine doğmuş bir mağdur hem de şiddeti yeniden üreten bir faildir. Kendisine yapılanın izlerini onarmayı başaramamış, ızdırapların ve türlü kayıpların yasını tutamamış; aksine, bu izleri kendi eylemleriyle derinleştirmiştir ve daha fazla ızdıraba yol açan, eylemlerle yıkıcı dürtülerini boşaltan birine dönüşmüştür. Bu eylemlerin kuvveti bir yandan da onun ızdırabının ne kadar derin olduğunu gösterir gibidir.
“Ben, beyefendi, kötü bir insan değilim; oysa kötü olmam işten bile değildi. Ölümlüler hep aynı kılıkta doğar, ama büyüdükçe felek bizi balmumu gibi yoğurup değiştirir, aynı yollardan aynı sona, yani ölüme göndermekten hoşlanır. Kimine çiçekli, kimine dikenli yoldan gitmesini buyurur. Çiçekli yolun yolcusu dingin bakışlıdır, burcu burcu mutluluk içinde saf saf gülümser durur; kızgın kır güneşi altında kavrulan öbürü ise, ışınlardan korunmak için, yırtıcı hayvanlar gibi somurtur. Allık ve kolonya sürünmek, silinmesi olanaksız dövmelerle süslenmeye benzemez.”
Düşünmenin Eşiğinde
Belki de bu yüzden, en büyük yıkımlar çoğu zaman yalnızca nefretten değil; düşünmenin askıya alınmasından, içsel hesaplaşmanın ertelenmesinden doğar. Pascual’ın şiddeti de bu anlamda yalnızca bir öfke patlaması değil; düşünmenin ve anlamın yerini eylemin aldığı bir ruhsal durumu işaret eder.
Dışarıdaki hayatı saldırgan eylemlerle örülü olan bu adamın, hapishaneye girdikten sonra kaleme aldığı hayat hikayesini okurken Pascual’ın sık sık vicdanıyla hesaplaşmalarına, suçluluğuna ve içsel sesine döndüğünü görürüz. Satır aralarında, sanki sevgiyi arayan kırılgan bir çocuğun sesini duyar gibi oluruz. Bu yazma eylemi, yalnızca olanları anlatmak değil; aynı zamanda yaşananları düşünceye ve anlama taşıma, belki de ilk kez simgeselleştirme girişimi olarak da okunabilir.
“Hey gidi bize en gerekli oldukları anda yok olup giden sevgilerin gizemi!”
Daha önce eylemde boşaltılan ve dışarıda sahnelenen şeyler, bu kez içeride tutulmaya ve anlam aracılığıyla işlenmeye mi başlıyordur? Düşünmenin askıya alındığı bir ruhsal alanda, bu kesintinin kırılmasıyla öznenin daha sağlıklı, ilişki kurabilen ve onarıcı parçaları sesini duyurmaya mı başlar?
"Dünya, suçumdan kaçmak için yeterince büyük değildi.Dünyanın ne eni ne de boyu kendi öz vicdanımın haykırışı karşısında sessiz kalmaya yeterliydi."
Ancak burada şu soru da kalır: Bu anlatı gerçekten bir yüzleşmenin ve dönüşümün ifadesi midir?
"Haksız davranışlar vicdan azabı verir insana: ufak bir çocuğu dövmek gibi, bir kırlangıcı vurmak gibi. Ama nefretin önderliğinde ve kafamızda tek bir düşünceyle, uyurgezer gibi sürüklendiğimiz işler için pişmanlık duymaya hiç gerek yoktur, çünkü hiçbir zaman vicdan azabı vermezler."
Yine aynı satır aralarında, Pascual’ın kendisini trajik bir figür olarak kurduğunu ve sonunu kaçınılmaz bir kader gibi anlattığını da görürüz. Kendi iç dünyasında taşımakta zorlandığı suçluluk ve utanç, çoğu zaman dışarıya, özellikle de anne figürüne yöneltilir. Sanki yaşadığı acının, başarısızlıkların ve yıkımın kaynağı kendi seçimleri değil; dışsal bir kader ya da annesinin üzerindeki “kötü etkisi”dir.
Bu tür bir kadercilik, yalnızca bir inanç değil; aynı zamanda ruhsal bir savunmadır. Sorumluluğu üstlenmek, öznenin kendi yıkıcılığıyla yüzleşmesini gerektirirken; suçu dışarıya atmak bu yüzleşmeden ve beraberinde gelen suçluluk duygusunun dayanılmazlığından kaçınmayı sağlar. Bu nedenle Pascual, yaşadığı ızdırabı “kötü talih”, “kara yazgı” ya da annesinin etkisiyle açıklayarak, kendi eylemlerindeki payını silikleştirir.
Okur olarak bizleri de bir ikilemle bırakır.
Kaynakça
Ferenczi S. Confusion of tongues between adults and the child ( 1933). In: Balint M, ed. Final contributions to the problems and methods of psycho-analysis. London: Hogarth; 1955. pp. 156-67.
Rosenfeld, H. (1971) A Clinical Approach to the Psychoanalytic Theory of the Life and Death Instincts: An Investigation Into the Aggressive Aspects of Narcissism. International Journal of Psychoanalysis 52:169-178


Comments