Travma, Yas ve Yaratıcılık: Tantûralı Kadın’a Psikanalitik Bir Bakış
- Asya Kabadayı
- Apr 18
- 12 min read
Kayıpların Hikayesi: Tantûralı Kadın
Bu romanda evlerinden sürülürken bile geride bıraktıkları hayata tutunmaya çalışan Filistinli kadınlarla tanışıyoruz: “Yağ tenekelerini yukarı koy, rutubet almasın,” diye tembih eden, “bir gün” dönecekleri inancıyla kamptan kampa sürülürken evlerinin anahtarlarını boyunlarından hiç çıkarmayan kadınlar…
Yazar Radvâ Âşûr, Tantûralı Kadın romanında, Hayfa’nın güneyinde yer alan sahil köyü Tantûra’dan Lübnan’daki mülteci kamplarına uzanan bir hayatı anlatır. 21 Mayıs 1948’de köy işgal edilir; halkın büyük kısmı katledilir ve geriye kalanlar topraklarından sürülür. Rukayye’nin gözünden yalnızca bir kadının değil, kayıplarla kavrulan bir halkın hikayesini okuyoruz: yurdundan edilmenin, sürgünün, istenmemenin, kederin ve yine de dönme umudunu diri tutmanın hikayesi…
Rukayye büyüyor, anne oluyor; zaman geçiyor ama tarih tekrarlamaya devam ediyor. Lübnan’da yükselen aşırı milliyetçi hareketler Filistinli mültecilerin hayatını daha da zorlaştırınca, bu defa kızıyla kamplardan ayrılmak zorunda kalır. Filistinliler yeniden dağılır, farklı yerlere savrulur. Böylece sürgün tek bir felaket olmaktan çıkar; kuşaklar boyunca süren bir yerinden edilme haline dönüşür. Nereye gitseler fazla bulunan ve istenmeyen, geçici mekanlara yerleşen hayatlara yakından tanık oluruz.
“Kamp, içinde yaşa ya da dışında ol, senin hikayen oluyor, senin için ondan kaçış yok. Sınıfta arkadaşın birden sana saldırıyor, onu neyin kızdırdığını anlamıyorsun bile. Bir iki gün sonra da senin Filistinli olduğunu öğrendiğini anlıyorsun. Senin varlığın, salt senin var oluşun, senin sen oluşun, başkası olmayışın, öfke tetikleyen kışkırtıcı bir durum. Ya da hoşnutsuzluk ortaya çıkmasına, en azından tiksintiye. Sanki çorba kasesine şanssızlık eseri düşmüş bir böceksin.”
İnsan, değişimi olduğu gibi kabul edemez; çünkü her değişim, geride kalan bir şeyin kaybını da beraberinde getirir. Bu kaybın yasını tutmadan, yeni olana yer açmak çoğu zaman mümkün olmaz. İster göçmenler ve mülteciler için bir vatanın kaybı olsun, ister bir insanın, bir ilişkinin ya da bir yaşam parçasının yitimi… Kayıptan sonraki hayata uyum sağlama süreci kaçınılmazdır ve çoğu zaman sanılandan daha karmaşık, daha katmanlı bir ruhsal çalışmayı gerektirir. Zorunlu göç ise bu süreci daha da ağırlaştırır. Bununla birlikte, hangi nedenle olursa olsun her göç deneyiminin temelinde yasın izlerine rastlanır; ya da yas tutmanın zorlaştığı, aksadığı alanlara.
Bu yazıda, Tanturalı Kadın üzerinden travmatik yaşantılar, yas süreçleri ve nostaljinin ruhsal işlevi üzerine düşünmeye çalışacağım. Özellikle Vamık Volkan’ın kuramsal çerçevesinden yararlanarak, metindeki karakterlerin yas deneyimlerini; bu deneyim içinde ortaya çıkan bağlantı nesneleri ve bağlantı fenomenleri ile nostaljinin nasıl bir rol üstlendiğini incelemeyi amaçlıyorum. Yazı boyunca bu kavramların neye karşılık geldiğini, metnin içinden ilerleyerek, karakterlerin deneyimleri üzerinden açmaya çalışacağım.
Yazmaya Başlarken
Oğlunun ısrarlarıyla hayatını yazmaya başlar Rukayye ve yazarken yer yer tıkanır, “Yazmak beni öldürecek” der; ama yine de yazar. Ne yazmak Rukayye’yi öldürür ne de tanık olmak okuru. Aksine, tam da yazı aracılığıyla açılan bu alanda ızdırap, ham ve taşkın halinden çıkarak sembolleştirilebilir bir biçim kazanır. Böylece kaybedilenlerle kurulan ilişki dönüşebileceği bir zemin bulur. Izdırabın içinden geçen bu yazı, yasın ağırlığını taşırken onu dönüştürüp anlamlandıran bir araca dönüşür.
“Nasıl dayandım? Nasıl dayandık ve yaşadık, bir yudum su boğazımıza durup bizi boğmadan akarken? Dayandığımız şeyleri yeniden ortaya dökmenin ve konuşarak yinelemenin ne faydası var? Ölüm anında sevdiğimizi kefenleriz. Rahmet okuyarak onu sarar, yeri derince kazarız. Ağlarız. Hayata devam edebilmek için onu gömdüğümüzü biliriz. Hangi akıllı sevdiklerinin mezarlarını deşmek ister ki?”
Bu sorular yalnızca Rukayye’nin değil; hayatın kayıplarla örülü doğası içinde, her insanın iç dünyasında yankılanan sorulardır. Belki de bu yüzden, kimi zaman kaybı gömmek isteriz; onunla aramıza mesafe koyarak yaşamaya devam edebilmek için.
Parmak İzimiz Kadar Farklı Yaslarımız
İnsanın yasını yaşayış biçimi, onun iç dünyasıyla, kaybedilenle ve kayıpla kurduğu ilişkiyle yakından bağlantılıdır. Herkes acıyı kendi dayanabildiği yerden, kendi ruhsal imkanlarıyla taşır. Vamık Volkan, yas sürecini herkesin benzer şekilde geçtiği doğrusal bir yol olarak değil, parmak izi kadar kendine özgü bir ruhsal deneyim olarak ele alır (2017).
Tantûralı Kadın’da da bunu bir ailenin hikayesi üzerinden görürüz: Her bir karakter kayıplarıyla ve kederiyle farklı ilişki kurar. Kimi kaybı gömer, arasına çift kat mesafeler örer, inkara tutunur ki yaşamaya devam edebilsin. Bazen gömülen yalnızca kaybedilen değildir; kişi onunla birlikte kendi parçalarını da gömer—bir bakıma ölenle birlikte ölür. Toprağın altına gömülen her bir parça, ruhsal olarak temsil edilemeden bastırıldıkça, öznenin iç dünyasında bir donukluk yaratır; duygulanım geri çekilir, yaşam yavaş yavaş çoraklaşır.
Komplike Yas, Bağlantı Nesneleri ve Bağlantı Fenomenleri
Volkan’a göre komplikeleşmemiş yas, kişinin kaybı zaman içinde yavaş yavaş içselleştirebildiği; kaybedilen kişiyle bağını tamamen koparmadan ama hayatına da devam edebildiği bir süreçtir (Volkan, 2017). Bu süreçte kayıp, ruhsal olarak temsil edilebilir hale gelir; geçmiş, bugünün içinde donup kalmak yerine zamanla yerini bulur.
Buna karşılık komplike yas durumunda kayıp bir türlü sindirilemez; kişi ya kaybın içinde takılı kalır ya da ondan hiç ayrılmamış gibi yaşamaya devam eder. Volkan (1972), bu durumda kişinin kaybedilenle bağı sürdürebilmek için nesnelere, anılara ya da sembollere tutunduğunu ve bu bağın bırakmak ile bırakamamak arasında bir gerilim içinde sürdüğünü belirtir.
Vamık Volkan’ın tanımladığı bağlantı nesneleri, kaybedilenle bağı sürdürmeye yarayan somut ya da sembolik araçlardır; bu bir eşya, bir fotoğraf ya da bir anı olabilir. Bazı durumlarda ise bu işlevi bir insan üstlenir. “Yaşayan bağlantı nesnesi” olarak adlandırılan bu durumda kişi, kaybedilenle kurulan bağın adeta canlı bir temsiline dönüşür (Volkan, 1999).
"Bazen değerini tek bir manaya indirgemenin zor olduğu eşyaları saklarız."
Volkan’ın 1990'ların başında Tunus’da tanıştığı babası Filistin’in özgürlük mücadelesinde önemli bir figür olan genç kadın, onun ölümünün ardından “şehit kızı” olarak idealize edilen bir simge haline gelir. Ona yüklenen anlamlar, kaybedilmiş bir ülkenin ve henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin temsilini taşır; böylece insanlar onun üzerinden hem kayıpla bağ kurar hem de bu kaybın yarattığı duygulara katlanabilir.
"Hala onu saklıyorum. Uğur getirdiği için, nazarlık ya da muska olduğuna inandığım için değil, ama bir sebeple ya da birkaç sebeple. Küçük bir misket. Çocukların oynadığı bilyelerden. Onu sakladığım yerden çıkarıp avucuma koyuyorum, incelemeye başlayınca o anlara, mekana, yüzlere yeniden dönmüş oluyorum."
Bu bağ yalnızca nesneler ya da kişilerle sınırlı değildir. Bazen bir şarkı, bir koku, bir jest ya da tekrar eden bir duygu da kişiyi kaybettiği şeye bağlar. Volkan bu tür deneyimleri bağlantı fenomenleri olarak adlandırır. Bu örnekte genç kadın somut bir bağlantı nesnesi işlevi görürken, onun etrafında örgütlenen nostalji—Filistin’e duyulan derin özlem—bir bağlantı fenomenine dönüşür.
Volkan’a (1999) göre nostalji, yalnızca geçmişe duyulan sıradan bir özlem değildir. Daha akışkan ve “zehirsiz” bir biçiminde nostalji, kişinin geçmişle bağını korurken bugünde yaşamaya devam etmesine yardımcı olur; hatta yeni bir hayata uyum sağlayabilmesi için bir köprü işlevi görür. Ancak katılaştığında kişi idealize edilmiş bir geçmişe takılı kalabilir; bugündeki ilişkiler yetersiz hissedilir, yas tamamlanamaz ve kişi sürekli kaybedilenin peşinde dolaşarak yeni koşullara uyum sağlama kapasitesini yitirir. Volkan (1999), bu durumu zehirli nostalji olarak isimlendirir.
Bu yazının devamında, bağlantı nesnelerinin ve nostaljinin bu farklı kullanımlarına—sağlıklı, yaratıcı ve dönüştürücü biçimlerinden; ketleyici, donuk ve patolojik örüntülerine kadar—daha yakından bakmaya çalışacağım.
Yas ve Yaratıcılık
Psikanalitik literatürde yas ile yaratıcılık arasındaki ilişki sıkça ele alınmıştır. Kaybedileni yeniden kurma ve onarma çabası, kişinin yaratıcı dürtülerine yön verebilir; bu süreçte ortaya çıkan sembolik üretimler—bir şiir, bir roman ya da başka bir sanat eseri—bağlantı fenomenleri olarak işlev görebilir (Volkan, 1999).
Thomas Ogden (2000), yasın yalnızca kaybedileni geride bırakmakla ilgili olmadığını, aynı zamanda yaratıcı bir çaba içerdiğini vurgular:
“Başarılı bir yasın, özünde, kendimizden bir şey yaratmamızı talep ettiğini öne sürüyorum: bir anı, bir rüya, bir hikaye, bir şiir ya da bir şiire verilen bir yanıt…”
Paradoksal biçimde, tam da bu yaratım sürecinde—kayıp ve ölümle temasın ortasında—ruhsal bir canlılık yeniden ortaya çıkar; kişi, yitirdiği şeyle birlikte kendisinden kopan parçalarla yeni bir bağ kurma imkanı bulur.
Kaybın İçinde Yol Açabilmek
Rukayye’nin yazı aracılığıyla kaybıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürmesi gibi örnekler, bu yaratıcı kullanımın izlerini taşır. Travmatik yaşantıları tekrar tekrar ziyaret ederken Rukayye’nin yasla kurduğu ilişkinin farklı evrelerine tanıklık ederiz: ilk anda ortaya çıkan o şok hali ve zaman zaman kendisinin bile şaşırdığı taşlaşmışlık; anlam kaybı ve geleceksizlik duygusu; öfke ve bu dünyaya isyan; ve yer yer karşılaşılan kaçınma ve uzaklaşma anları. Yitirilen memleketin, kimliğin, evin, kokuların ve seslerin yokluğuyla baş etme çabası, anlatı aracılığıyla yeni bir biçim kazanır.
“Kaybolduğu Gün”de Kaybolmak
Rukayye’nin oğlu Abid ise odasından neredeyse hiç çıkmayan; saçı sakalı dağılmış, etrafı sayfalar ve gazete küpürleriyle dolu bir genç olarak karşımıza çıkar. Mühendislik fakültesini bırakıp hukuka geçmesi, ilk bakışta bir yön arayışı gibi görünse de zamanla bunun, kaybolan babasının akıbetine saplanmış kronikleşmiş bir yasın ifadesi olduğunu fark ederiz. Abid, babasının “kaybolduğu gün”de tam olarak neler yaşandığını anlamaya çalışmaktadır.
Bu arayış başlangıçta yasını işleyebileceği bir potansiyel taşır; ancak süreç giderek katılaşır ve esnekliğini yitirir. Kayıp sembolleştirilip içselleştirilemez; bunun yerine çözümlenmesi, kesin bir nedenselliğe bağlanması ve kontrol altına alınması gereken bir meseleye dönüşür. Böylece yas akmaz, kronikleşir; zaman ilerlemek yerine aynı noktada donup kalır.
Topladığı gazete küpürleri ve yazdığı metinler birer bağlantı nesnesine dönüşürken, zihninin tekrar tekrar aynı “kayıp gün”e dönmesi bir bağlantı fenomeni halini alır.

Nostalji: Bağ Kurmak mı, Zehirlenmiş Bir Tutunma mı?
Filistinli kadınların sürüldükleri evlerinin anahtarlarını boyunlarında taşıması, yalnızca geçmişe ait bir hatırayı saklamak değildir. O anahtar, artık açılamayan bir kapının nesnesi olmaktan çıkar; geçmişle bugün arasında kurulan bir bağa, hatta geleceğe uzanan bir ihtimale dönüşür. Bu anlamda anahtar, kaybedilenle ilişkiyi sürdüren bir bağlantı nesnesi halini alır.
Zamanla idealize edilen o ev de yalnızca geride kalmış bir yer olarak kalmaz; nostalji aracılığıyla iç dünyada yaşamaya devam eden, hatırlanan ve bir gün yeniden kurulabileceği umuduyla taşınan bir mekâna dönüşür. Böylece anahtar, yalnızca bireysel değil, nesiller arası aktarılan bir bağın taşıyıcısı olur.
Açan da Kilitleyen de Aynı Anahtar
Rukayye ve annesi, nostaljinin işlevinin iki farklı yazgısını temsil eder. Rukayye, kaybın içinden geçerek onunla yeni bir ilişki kurmaya yönelirken; annesi, oğullarının ve eşinin ölümünü inkâr eden, onların hala bir yerlerde yaşadığına inanan haliyle kaybettiği geçmişe çivilenmiş gibidir. Ev, onun zihninde terk edildiği haliyle donup kalır.
Rukayye’nin anahtarı, yas tutan bir öznenin kayıpla bağını dönüştürerek sürdürebildiği, bağlantı nesnesinin yaratıcı bir işlevine işaret ederken; annesinin anahtarı, kaybın inkârını besleyen ve geçmişi bugünün içine donmuş halde taşıyan, patolojik yasın bağlantı nesnesine dönüşür.
“Amcam bekleyerek yaşadı. Annem de öyle. Her ne kadar onun bekleyişi daha farklı olsa da. Onun memlekete dönüş meselesi, iki oğlu ve eşinin dönüşüne olan bekleyişini de ardında gizliyordu. Durmaksızın söylenirdi: ‘Ne çocuklar Mısır'dan bir haber gönderdi, ne de Ebu Sadık hapisten bir cevap yazdı.’”
Volkan bu durumu “zehirlenmiş nostalji” olarak tanımlar: geçmiş korunur, ama gelecek askıya alınır.
Düğün Sahnesi: Eskiyi Taşırken Yeniye Nasıl Yer Açılır?
Geçmişle Bağ Kurmak: Uyumu Destekleyen Nostalji
İzzettin’in başka bir köyden bir kadınla evlenmesi, annesi için bir yabancılık hissi uyandırır; oysa herkes zaten kendi toprağından kopmuş, bir mülteci kampında yaşamaktadır. Yine de eski sınırlar, eski köyler, boyunlarında taşıdıkları bir anahtar gibi iç dünyalarında varlığını sürdürmektedir.
Tüm çatışmalara rağmen düğün hazırlıkları başlar: başka kamplardaki akrabalara haber salınır, yemekler planlanır, her şeyin eskisi gibi olması önemlidir. Dübek halkası kurulur, türküler söylenir, at süslenir, hamamda maniler yankılanır. Yemekler, şarkılar, düğünler… Hepsi, parçalanmış bir hayatın içinde sürekliliği korumaya çalışan küçük ama güçlü bağlar gibidir. İnsanlar artık o topraklarda yaşamasa da, o toprağın alışkanlıklarını sürdürerek aidiyet duygusunu canlı tutmaya çalışır.
Bu tekrarlar, kaybedileni geri getirme girişimi olmaktan çok, onunla bağı koruyarak bugünde kalabilmeyi mümkün kılan bir süreklilik çabasıdır. Bu anlamda, ritüeller ve gündelik pratikler, geçmiş ile şimdi arasında bir köprü kurarak yeni bir hayata uyumu destekleyen bir nostalji işlevi görür.
Geçmişe Çivilenmek: Zehirlenmiş Nostalji
Rukayye’nin amcası Ebu Emin, geçmiş korunurken geleceğin askıya alındığı, Vamık Volkan’ın “zehirlenmiş nostalji” olarak tanımladığı ruhsal konumun çarpıcı bir örneği olarak karşımıza çıkar.
Yeni düzenin dayattığı hiçbir şeyi kabul etmez. Mülteci kampında kalmayı reddeder, yardımı “sadaka” olarak görür ve en önemlisi, kendisini “mülteci” olarak tanımlayacak herhangi bir resmi kayda karşı öfkeyle direnir. Bu direniş, yalnızca ekonomik ya da politik bir tutum değil; kaybın inkarını sürdüren bir ruhsal örgütlenme olarak okunabilir.
Çünkü ruhsat almak ya da bir kimlik kartı edinmek, yalnızca bürokratik bir işlem değildir; yeni bir gerçekliği tanımak anlamına gelir. Ancak bu tanıma, aynı zamanda eski kimliğin—“oraya ait olmanın”—geri dönülmez biçimde kaybedildiğini kabul etmeyi de içerir. Ebu Emin için bu kabul mümkün değildir.
Kişi maddi zorlukları göze alabilir; ancak yeni bir kimliği kabullenmenin gerektirdiği yas sürecine girmeyi tolere edemez. Çünkü bu kabul, eski hayatın gerçekten kaybedildiğini kabullenmeyi—yani yas tutmayı—gerektirir. Bu nedenle geçmiş, iç dünyasında değişmeden korunur; fakat bu koruma bir süreklilik sağlamaktan çok, onu bugünden koparan katı bir tutunmaya dönüşür.
“O, tren istasyonunda geldiği yere geri dönmek için bekliyordu, orada durmasını tescillendirmek veya bekleyişi için kimlik kartı çıkarma talebinde bulunmak nasıl bir saçmalıktı? İzz, kurumu tanıdığı için, babasının ve ailesinin evraklarını alarak aileyi kaydettirdi. Amcam 27 yıl boyunca ikamet ettiği Sayda'da mülteci olarak tescillendiğini ömrü boyunca öğrenmedi.”
Böylece nostalji, uyumu kolaylaştıran bir köprü olmaktan çıkar; zamanı askıya alan ve kişiyi geçmişe kilitleyen bir yapıya bürünür.
Bekleyişin Farklı Halleri
Bu noktada “bekleyiş” imgesi belirleyici hale gelir. Metinde tekrar eden tren istasyonu metaforu, yalnızca fiziksel bir durumu değil, travma sonrası zamanın askıya alınışını da temsil eder.
“Geldiği yönden geri dönmek üzere, tren istasyonunda bekliyordu.”
Amca ne geçmiştedir ne de şimdiye yerleşebilir; gelecek ise ancak geçmişin geri gelişi olarak tahayyül edilir. Zaman ileri doğru akmak yerine, dairesel bir şekilde aynı noktaya dönmeye mahkûm olur. Bu anlamda bekleyiş, donmanın bir ifadesine dönüşür.
Rukayye’nin yaşamı ise bu donmuş zamana karşı başka bir hat açar. O, beklerken çocuk doğurur, büyütür, hayat kurar; yani kaybı ortadan kaldırmadan, onunla birlikte yaşamayı sürdürür. Bekleyiş burada yaşamın yerine geçmez; onunla iç içe geçer. Ancak bu nasıl bir varoluş halidir?
“Yıkılan şehirle, enkaz üzerine yeniden kurulan bu şehri tek bir haritada nasıl toplayacak?”
Bu iki konum, travma sonrası verilen iki farklı ruhsal yanıtı görünür kılar: Bir yanda işlenemeyen travmatik deneyim ve kronikleşmiş bir yas; diğer yanda kaybını tanıyan, onunla birlikte hareket etmeye çalışan ve kesintilere rağmen akışı yeniden kurabilen bir ruhsal süreç.
Rukayye’nin bekleyişi bu anlamda yasla iç içedir: eksik olanın tamamlanamayacağını bilen, ama yine de onunla birlikte yaşamayı sürdüren bir bekleyiş.
“Beklemek böyle olmaz; beklemek, hayatla birlikte, ondan kopmadan sürer—başka türlü bir yolu yoktur.”
Travma
Travmanın Zihni: Önce Hayatta Kalmak
Travmada süreklilik, öznenin deneyimlerini zaman içinde birbirine bağlayan güven, rutin ve anlamlandırma kapasitesinin kırılmasıyla bozulur. Savaş, zorunlu göç ve sürekli tehdit altında yaşamak gibi durumlarda bu kırılma kalıcı hale gelir; geçmiş ile şimdi arasındaki bağ zayıflar ve deneyim, bir bütünlük içinde değil, kesintiler halinde yaşanır.
Travmatik olan, geride kalmış bir olay olmaktan çıkıp “şimdi”nin kendisi haline geldiğinde ise zihnin önceliği değişir. Artık mesele ne yas tutmak ne de deneyimi anlamlandırmaktır; temel görev yalnızca hayatta kalmaktır.
“Savaş sana çok şey öğretir... Bunların ilki, duyu yetinin keskinleşmesi ve ateş atıldığı yerin yönünü tayin edebilmek için dikkat kesilebilmendir. Sanki bedenin, içinde pusula olan büyük bir kulağa dönüşmüş gibi dört yönü belirleyebilirsin. Ya da beş yön çünkü artık gökyüzü de sana ölüm getirebilecek yönlerden birisi olmuştur.”
Birkaç sokak öteye düşen bombaların ardından kendini sokağa atan bir kadının, yanındaki binaya bomba düştüğünde artık yerinden kımıldamayışına tanık oluruz. Patlamaların yönünü ayırt etmeyi ve korkunun dozunu ayarlamayı öğrenmek zorunda kalan insanlar onlar. Böyle bir yerde “vesvese”, “paranoya” ya da “abartı” gibi kavramlar anlamını yitirir.
Abid birkaç gün eve gelmeyince Rukayye önce kendini teskin eder: arkadaşlarında kalmıştır, der. Ama ardından düşünceler genişler: ya kaçırıldıysa, ya barikatlardan birinde öldürüldüyse? Kendine “vesvese yapma” dese de kısa sürede şunu fark eder: Her gün insanların kaybolduğu, gençlerin öldürüldüğü bir yerde korku artık bir abartı değil, gerçeğin kendisidir. Dünya, anlamlı ve öngörülebilir bir yer olmaktan çıkar; kavranamaz ve güvensiz bir alana dönüşür.
Anlamın Çöküşü
Sándor Ferenczi’ye göre travmatik olan, “öngörülemeyen, kavranamayan ve hesaplanamayan” olandır; yani zihnin anlamlandıramadığı ve hazırlıksız yakalandığı bir yaşantı (Ferenczi, 1930–1932; akt. Frankel, 1998). Travma yalnızca olayın şiddetiyle değil, onun ruhsal olarak temsil edilememesiyle belirlenir. Bu nedenle kişi, yaşananı bir bütünlük içinde kavrayamaz; deneyim parçalı, dağınık ve bağlantısız kalır.
Ferenczi, travmanın çoğu zaman kişinin kendi gücüne dair bir yanılsama içindeyken—“böyle şeyler bana olmaz” hissiyle—yakalandığı anda ortaya çıktığını; ardından ise dış dünyanın iyicilliğine duyulan güvenin yıkıldığını ve kişinin kendini aldatılmış hissettiğini vurgular (Ferenczi, 1930–1932; akt. Frankel, 1998).
Rukayye’nin kaybı da yalnızca sevilen kişilerin ya da anayurdun yitimi değildir; aynı zamanda dünyanın anlaşılır ve öngörülebilir olduğuna dair inancın çöküşüdür. Olaylar artık birbiriyle bağlantı kurmaz; hayat, neden-sonuç ilişkilerinin çözüldüğü, ardı ardına gelen kopuk sonuçlar dizisine dönüşür.
“Bir kadın tesadüf eseri, sadece ve sadece tesadüf eseri hayatta kaldığını hissederse ne yapardı? Dünyada nasıl bir yol izlerdi? Bütün seneleri, ayları, günleri, bütün bu yaşadığı acı-tatlı anları boyunca eğer varoluşu, sadece garip bir kaderin, rastgele fazlalık bir hareketinden ibaretse? Dünyada nasıl bir yol izlerdi? Gizli veya açık olarak kendisini yoksun hissediyor, mantıktan yoksun. Sebep-sonuç arasında herhangi bir alaka bulmanın imkansızlığı nedeniyle. Veya daha ince bir tabirle; arka arkaya kafasına düşüp inen, neyin neticesi olduğunu bilmediği "sonuçlar"ı anlamanın imkansızlığı yüzünden. Ne, neyin neticesi anlamıyor, anlamadığından hiçbir şey yapmıyor, ondan sonra da hiçbir şey idrak etmiyor. Yok, yalnızca yaşının küçük olmasından değil. Başlangıç noktasının, başının üzerine tavanın çökmesi olduğundan böyle. Neden tavan, başına sonra değil de önce çöktü? Şimdi ne yapacak? Dünyayla nasıl alaka kuracak?”
Bu denli süreklilik kazanan kayıp, şiddet ve yerinden edilme deneyimi içinde, sağlıklı bir yas sürecinden söz etmek ne kadar mümkündür? Üstelik kişi, sığındığı yeni yerde de dışlanma ve değersizleştirilme ile karşılaştığında, bu durum yalnızca kaybın yasını zorlaştırmakla kalmaz; yeni yaralanmalar ekleyerek ruhsal örgütlenmeyi sürekli bir tehdit altında tutar ve yeniyle bağ kurmayı daha da güçleştirir.
Boğucu Bir Dehlizden Yüzdüğü Bir Denize
Rukayye’nin yaşadığı o anlamsızlık ve çaresizlik halinden, zamanla kurduğu ilişkiler ve tutunduğu bağlantı nesneleri ile fenomenleri aracılığıyla dünyayla bağı kısmen onarılmaya başlar. Önemli bir dönüşüm ise anılarını yazmaya başladığı noktada belirginleşir: yazıyla birlikte temsil mümkün hale gelir.
Yazarken Rukayye artık yalnızca yaşayan değil, aynı zamanda yaşadıklarına bakabilen bir özne konumuna geçer. Kendi bekleyişine dönüp bakabilir; onu tren garında bekleme imgesi üzerinden simgeselleştirebilir. Çocuklarının onu öfkeli ve sert bir kadın olarak tarif ettiği anlara geri döner ve bu deneyimleri yeniden düşünmeye başlar.
Bu hareket, psikanalitik açıdan, yaşantının ham ve taşkın halinden çıkarak temsil edilebilir bir forma kavuşması anlamına gelir. Yazı sayesinde Rukayye’de bir gözlemleyen benlik işlevi belirginleşir; artık yalnızca deneyimin içinde sürüklenen değil, onu düşünebilen, anlatabilen ve kendi anlatımı üzerine de düşünebilen bir özne ortaya çıkar.
“Zannettiğinden daha güçlüsün. Anılar öldüremez. Dayanamayacağın kadar acıtır belki. Ona direnebilirsek de bizi içine çeken boğucu bir dehlizden, üzerinde yüzdüğümüz bir denize dönüşür.”
Bazen insanın yapabileceği tek şey, dağılan anlamı yeniden kurmaya çalışmaktır. Rukayye’nin yazma deneyimi bu açıdan yalnızca bir anlatı üretmek değildir; rastlantısal ve anlamsız görünen bir hayatı geriye dönüp bir hikayeye dönüştürme girişimidir. Yazı, başına “tavan çökmüş” bir hayatı, başı ve sonu olan bir anlatıya çevirmeye çalışır.
SON
1948 Filistin’inde başlayan bir hikaye bu—ve neredeyse imkansız görünen koşullar içinde bir şekilde hayata tutunabilmiş bir kadının hikayesi. Torunları bugün Kanada’ya, Lod’a, Ebu Dabi’ye dağılmış durumda; hala topraklarından uzakta.
Rukayye’ler artıyor; ya da eksiliyor… Çünkü bugün bu satırları yazarken, aynı yerinden edilme ve yıkım devam ediyor. Uzaktan bakmak bile böylesine ağırken, insan içinden nasıl bakar, nasıl yazar, nasıl yaşar?
Belki de bu yüzden zaman zaman uzaklaşıyoruz. Bu kadar büyük bir yıkıma bakmaya dayanamadığımız için duyarsızlaşıyor, inkar ediyor ya da gündelik hayatın akışı içinde onu kenara itiyoruz. İnsan, devam edebilmek için acıyı kendi dayanabildiği yerden ve bildiği yollarla taşımanın bir yolunu arar. Yine de akıl almıyor: Bir soykırım nasıl olur da makyaj önerileri, yemek tarifleri ve TikTok akımları arasında kaybolur? Belki bu da, alışılan dünyanın değiştiği bir başka kırılma noktasıdır: Dehşetin ortasında sıradanlığın sürmeye devam etmesi.
Tanturalı kadınların hikayesi, insanın en ağır kayıplar karşısında bile bağını koparmadan yaşayabilmenin bir yolunu arayışının hikayesidir: Yasın içinden geçerken, onunla birlikte yaşamaya devam edebilmenin mümkün olduğunu hatırlatır.
Belki de bu ızdıraba uzaktan tanıklık edenler olarak, bu hikayeden çıkarılabilecek bir şey de şudur: Bu acıları görmezden gelmeden, ama onlara kapılıp felç olmadan; yaşamla bağımızı sürdürerek bakabilmenin ve üzerine düşünebilmenin bir yolunu bulmak.
Kaynakça
Ogden, T. H. (2000) Borges and the Art of Mourning. Psychoanalytic Dialogues 10:65-88
Sándor Ferenczi (1916/1917). Two types of war neuroses. In Further Contributions to the Theory and Technique of Psycho-Analysis (pp. 124–141). London: Hogarth Press, 1926.
Jay B. Frankel (1998). Ferenczi’s trauma theory. American Journal of Psychoanalysis, 58(1), 41–61.
Vamık D. Volkan (1999). Nostalgia as a linking phenomenon. Journal of Applied Psychoanalytic Studies, 1(2), 169–179.
Vamık D. Volkan (2017). Kayıptan sonra yaşam. İstanbul: Pusula Yayınevi.



Comments