Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma Romanına Psikanalitik Bir Bakış
- Asya Kabadayı
- Jul 25
- 11 min read
Updated: Jul 31
Ruhun Tanın(ma)dığı Bedenler: Klonlar
Kazuo Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma adlı romanı, söylenenler kadar söylenmeyenlerin; yazılanlar kadar yazılmayanların da anlatıyı kurduğu bir roman gibidir. 1990’ların İngiltere’sinde, yaşamsal organlarını başka insanlara bağışlamak üzere klonlanmış çocukların yaşamını anlatır.
Ishiguro’nun kurduğu dünyada klonlar, görünüşte yatılı bir okulda büyüyen sıradan çocuklardan farksızdır. Anlatı ilerledikçe okur da karakterlerle birlikte, tam olarak ne olduğunu bilmeden, açıklanamayan bir tekinsizliğin varlığını hissetmeye başlar. Bu anlatım biçimi, Hailsham'da yetişen çocukların deneyimine benzerdir. Onlar da hayatlarında açıklayamadıkları bir tuhaflığın farkındadırlar; fakat bunun anlamını kavrayamazlar. Ergenlik dönemine geldiklerinde yaşamlarına dair sarsıcı gerçek ile karşılaşırlar: Onlar, organ bağışı yapmak üzere yaratılmışlardır.
"Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi."
Organ bağışı etrafında şekillenen bu distopik evrenin içinde, insan olmanın ne anlama geldiğine, bir ruhun varlığının neyle ilişkili olduğuna ve klonların ne kadar gerçek olduğuna dair sorular çoğalmaya başlar. Roman ilerledikçe, açıkça anlatılmayan fakat giderek zihnimizde dönmeye başlayan ikinci bir hikaye daha oluşur. Bu; ölümden, hastalıktan, organlarının zarar görmesinden, bedenlerinin kırılganlığından ve sonluluklarından korkan insanların hikayesidir. Klonlar, toplumun ölüm kaygısına karşı ürettiği bir çözüm, ölümsüzlük arzusunun somutlaşmış hali gibidir.
![Shalikashvili, A. (t.y.). Mice Burying a Cat [Kağıt üzerine karışık teknik].](https://static.wixstatic.com/media/40d6f0_12c4a0bdec7f4e0db4156a36ea751911~mv2.jpeg/v1/fill/w_535,h_373,al_c,q_80,enc_avif,quality_auto/40d6f0_12c4a0bdec7f4e0db4156a36ea751911~mv2.jpeg)
Bu yazıda, romanın anlatım biçiminin okurda yarattığı deneyimden hareketle bazı psikanalitik kavramlar etrafında düşünmeye çalışacağım. Klonlar üzerinden "Bir ruhu oluşturan nedir?" sorusunun izini sürerken benlik, kopyalama ve özgünlük kavramlarına odaklanacak; ardından odağımı klonlardan onları yaratan topluma çevirerek, bu yaratımın ardında yatabilecek ruhsal dinamikleri psikanalitik bir perspektiften tartışacağım.
Söylenmeyenler Üzerine
Sonradanlık (Après-coup)
Ishiguro, bizleri Hailsham'daki çocukların kaderinin içine yerleştirir. Roman boyunca söylenmiş ama aslında söylenmemiş bir hakikatin içinde dolaşırız. Organ bağışına dair gerçek en başından beri anlatının içindedir; ancak ne çocuklar ne de okurlar onu bütünüyle kavrayabilir. Bir şeylerin farklı olduğunu hissederiz; fakat bu farklılığı henüz anlamlandıramayız.
Kathy'nin yetişkinlikten çocukluk anılarına dönerek kurduğu anlatı, geçmişi olduğu gibi aktarmaktan çok onu yeniden anlamlandırma süreci gibidir. Hailsham'daki çocuklar kendilerini bekleyen geleceği açık biçimde bilmeden büyürler. Organlardan söz edilir; ancak neyin konuşulduğu tam olarak anlaşılmaz. "Tükeniş" sözcüğü geçer; fakat bunun anlamı henüz kavranamamış gibidir. Henüz anlamı kavranamamış bu bilgiler, çocukların şakalarının arasına da sızmıştır.
"Bir fermuar açıp karaciğerimi vereceğim."
Belki de bazı şakalar ve oyunlar, bu acı gerçekliğin ruhsallıkta taşınabilmesini mümkün kılan yollardan biridir. Çocuklar bir bakıma bilirler; fakat neyi bildiklerini henüz bilmezler.
"Size söylendi ama aslında söylenmedi."
Bu cümle, Ishiguro'nun okuru da çocuklarla aynı deneyimin içine yerleştiren anlatı biçimini özetler. Gerçek bize hiçbir zaman doğrudan söylenmez; roman boyunca izleri hep oradadır. Bu izler, ancak onları birbirine bağlayabilecek bir ruhsal konuma geldiğimizde anlam kazanmaya başlar. Bu nedenle her okurun "gerçeği fark ettiği" sayfa muhtemelen birbirinden farklıdır. Ve tıpkı Kathy ve arkadaşlarının klon olduklarını öğrendikten sonra geçmişlerine başka gözlerle bakmaları gibi, biz de okudukça geride bıraktığımız sayfaları yeniden anlamlandırırız.
Bu anlatı biçimi, psikanalitik açıdan Laplanche'ın (1999) après-coup ya da "sonradanlık" kavramını çağrıştırır. Freud'un Nachträglichkeit kavramını yeniden ele alan Laplanche'a göre geçmiş, olduğu gibi duran ve gerektiğinde geri çağrılan bir kayıt değildir. Yaşanan olaylar, ancak sonraki deneyimlerin ışığında yeni anlamlar kazanır. Bu nedenle Kathy'nin anlattığı çocukluk, yaşanmış çocukluğun kendisi değil; anlamı yıllar içinde başkalaşmış versiyonlardan yalnızca bir tanesidir.
Esrarengiz Mesajlar (Enigmatic Signifiers)
Laplanche'ın (1999) kuramı yalnızca sonradanlığa işaret etmez. O, aynı zamanda çocuğun ruhsal yaşamına yetişkin tarafından yerleştirilen "esrarengiz gösterenler"den (enigmatic signifiers) söz eder. Çocuk, yetişkinin yalnızca açıkça söylediklerini değil; bakışlarını, sessizliklerini, kaçınmalarını, korkularını ve kendisinin de farkında olmadığı ruhsal çatışmalarını da içine alır (Slavin, 2016). Her çocuk, yeterince iyi bir bakımverenle kurduğu ilişkide bile, ancak yaşamı boyunca yeniden anlamlandırabileceği esrarengiz mesajlarla büyür. Üstelik yetişkin de neyi aktardığını tam olarak bilemez; çünkü çocuk yalnızca sözcükleri değil, yetişkinin kendi bilinçdışından taşan ve onun da farkında olmadıklarını alır.
Hailsham'daki çocuklar da benzer bir ruhsal atmosfer içinde büyürler. Gerçek hiçbir zaman bütünüyle gizlenmez. Aksine, sürekli onların etrafındadır; öğretmenlerin uyarılarında, Madame'ın çocukların yanında bastırmaya çalıştığı ürpertide, yasaklarda, sessizliklerde ve kaçamak ifadelerde kendini hissettirir.
Belki de en güçlü biçimde, Madame'ın çocuklara yaklaşımında görünür olur. Onlara açıkça kötü davranmaz; fakat yanlarında bastırmaya çalıştığı ürperti, geri çekilişi ve Kathy'nin ifadesiyle "büyük bir örümcek görmüş gibi" irkilmesi, çocukların içine bir mesaj bırakır.
"Madam bizden korkuyordu. Ama bazı insanlar örümceklerden nasıl korkuyorsa, o da bizden öyle korkuyordu. Buna hazır değildik. Böyle algılanmanın, örümcek gibi görülmenin bize neler hissettireceği aklımıza hiç gelmemişti."
Çocuklar bu mesajı açıklayamazlar; çünkü onu henüz anlamlandırabilecek ruhsal araçlara sahip değildirler. Yalnızca hissederler: "Bizde bir tuhaflık var." "Biz farklıyız." "Bizde yanlış olan bir şey mi var?"
Bu duygu zamanla benliklerinin sessiz bir parçası haline gelir. Her çocukluk, söylenmeden söylenenlerle örülüdür. O anda yalnızca hissedilen bu deneyimler, anlamlarını çoğu zaman ancak yıllar sonra bulur. Tommy'nin söylediği gibi:
"Belki de biliyordum, derinlerde bir yerde, sizlerin bilmediği bir şeyi biliyordum."
Bu yüklü mesajlar, bilinçdışında tortular bırakır. Madame'ın ve diğer birçok kişinin çocuklara ilettiği mesaj, onların normal insan olmadıklarıdır. Çocuklar ise yaşamları boyunca bu mesaja başka bir cevap vermeye çalışmış gibidirler. Neden durmadan resim yaparlar? Galeri'ye seçilmek neden bu kadar önemlidir? Neden gerçekten aşık olduklarını göstermeye çalışırlar ya da "olasılarını" bulmaya çalışırlar? Bütün bu arayışlar, içlerine çok erken yerleşen ve henüz anlamlandıramadıkları bu esrarengiz mesajın yankısı gibidir.
Hailsham'daki sanat eğitimi de bu nedenle yalnızca estetik bir eğitim değildir; çocukların bir iç dünyaya sahip olduklarını görünür kılma umudunu da barındırır. Zamanla çocuklar bu umudu içselleştirir; sevebildiklerini, bağ kurabildiklerini ve sanat üretebildiklerini göstererek görülmeye ve tanınmaya değer özneler olduklarını göstermeye çalışırlar.
Orijinalin Peşinde
Daha önce de tartışıldığı gibi, geçmiş gerektiğinde olduğu gibi geri çağırabileceğimiz tamamlanmış bir kayıt değildir. Anılar bir kayıt cihazı gibi çalışmaz; her hatırlayış aynı zamanda yeni bir yorumdur. Bir bakıma yaşam boyunca eski yorumlarımızı yeniden yorumlar, eski çevirilerimizi yeniden yazarız. Varlığına ulaşabileceğimiz "orijinal geçmiş" ise ancak bir fantezi gibidir.
Emily Apter'in (2011) çeviri üzerine geliştirdiği düşünceler bu noktada yeni bir kapı açabilir. Apter'e göre çeviri, önceden var olan sabit bir metni aktarmak değil, her seferinde yeni bir metin üretmektir. Hatta "orijinal" dediğimiz metin de tek ve ayrıcalıklı bir başlangıç değildir; hafızanın, deneyimlerin, eksik kayıtların, başka anlatıların ve önceki yorumların katmanlarından oluşur. Bu anlamda her orijinal de bir çeviridir. Çeviri, yalnızca metinler arasında gerçekleşen bir aktarım değil; deneyim ile dil arasında kurulan yaratıcı bir üretim sürecidir. Tıpkı bunun gibi, insan da geçmişine her dönüşünde anılarını olduğu gibi geri çağırmaz; onları içinde bulunduğu ruhsal konumdan yeniden çevirir ve yeniden kurar.
Rizq'ın (2014) katkılarıyla bu düşünce yalnızca anılara değil, benliğe de taşınabilir. Eğer her "orijinal" zaten bir çeviriyse, benliğin de tek ve ayrıcalıklı bir orijinale sahip olduğu fikri sorgulanabilir. İnsanın ruhsallığı; yaşam boyunca kurduğu ilişkiler, yaşadığı kayıplar ve deneyimlerine yüklediği anlamlarla sürekli yeniden kurulur. Belki de özgünlük, yegane bir orijinal halde değil, her yeni deneyimle birlikte kendini yeniden kurabilme ve dönüştürebilme kapasitesinde yatar.
"Önceleri, tuhaf şeylerden kendimi çekerken, artık tam tersine sorular sormaya, yüksek sesle olmasa bile en azından içimden her şeyi sorgulamaya başladım."
Ishiguro'nun klonları tam da bu noktada temel bir soruyu görünür kılar. Eğer bir insan sevebiliyor, yas tutabiliyor, anılarını yeniden anlamlandırabiliyor ve yaşamı boyunca kendini dönüştürebiliyorsa, onu "gerçek" insandan ayıran şey nedir? Eğer insanın kendisinin bile ulaşabileceği tek ve değişmez bir "orijinal benliği" yoksa, klonlara yöneltilen "kopya", "asıl olmayan" ya da "çalıntı" ithamlarını nasıl düşünebiliriz? Belki de bir insanı insan yapan şey biyolojik kökeni değil, yaşamını anlamlandırabilme, deneyimlerinden yeni anlamlar üretebilme ve kendi ruhsal dünyasını kurabilme kapasitesidir.
Eğer benlik sürekli yeniden kurulan bir süreçse, bir klon neden kendi ruhsal dünyasını kuramasın? Ne var ki Hailsham'daki çocuklar buna inanmazlar. Onlar, kendilerinden kopyalandıkları "olası"yı bulabilirlerse kim olduklarını da anlayabileceklerini düşünürler.
“Hepimiz, az ya da çok, kendisinden kopyalandığımız kişiyi gördüğümüzde kim olduğumuza dair derinlerde bir şeyler anlayabileceğimize ve belki de hayatımızın bizi nereye götüreceğine dair ipuçları bulabileceğimize inanıyorduk.”
Bu, belki de hiç görmediği ailesini arayan bir çocuğun kendini de bulma çabasına benzer. Sanki kimden geldiklerini öğrenebilirlerse kim olduklarını da öğrenebileceklerdir.
Kendilerinden kopyalandıkları insanı bulmak, aynı zamanda kendi yaşamlarına anlam verecek bir hikaye bulmak anlamına gelir. Ancak Ruth, olasısı sandığı kadınla karşılaştığında büyük bir hayal kırıklığı yaşar. Çünkü kadın, hayal ettiği gibi "iyi" ya da "saygın" bir yaşamın değil, kendi deyimiyle "ayaktakımının" içinden gelmektedir. Yıkılan yalnızca olasısına dair beklentisi değil; değerli bir kökene dayanırsa kendisinin de değerli olabileceğine ilişkin inancıdır.
Apter'in (2011) çeviri düşüncesine burada yeniden dönebiliriz. Bir çevirinin değeri gerçekten dayandığı "orijinal" metnin değerine mi bağlıdır? Ya da "orijinal" değersiz, sıradan ya da gözden çıkarılmış olarak görülüyorsa, bu çevirinin değerinden bir şey eksiltir mi? Eğer ortada geri dönülebilecek ayrıcalıklı bir özgün metin yoksa, çeviri yalnızca eksik ya da ikincil bir kopya mıdır? Ishiguro'nun romanı, bu soruları klonlar üzerinden bize geri yöneltir.
Burada romanın Norfolk sahnesinden bir örnek verilebilir. Kathy, çocukluğunda kaybettiği ve kendisi için büyük anlam taşıyan kasetin aynısını ikinci el bir dükkanda bulur. Ancak bunun gerçekten kaybettiği kaset mi, yoksa aynı albümün başka bir kopyası mı olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyiz. Ishiguro bu belirsizliği özellikle korur gibidir. Çünkü önemli olan, orijinal nesneye ulaşmak değildir; aynı şarkının başka bir kopyasının da o duyguyu yeniden canlandırabilmesidir.
Kopyalama, Özdeşleşme ve Özgünlük
Kopyala(n)mak, sandığımızdan daha insani bir özellik olabilir mi?
Psikanalitik düşünceye göre insan, hiçbir zaman yalnızca kendisinden oluşmaz; hepimiz başkalarının izlerini taşıyarak özne oluruz. Bebek konuşmayı, ilişki kurmayı, duygularını düzenlemeyi ve kendisini algılamayı önce başkaları aracılığıyla öğrenir. Taklit ve özdeşleşme, özgünlüğün karşıtı değil, benliğin kuruluşunun temel koşullarındandır. Winnicott'un da vurguladığı gibi, sorun taklit etmek değil; taklidin yaratıcılığın ve spontanlığın yerini bütünüyle almasıdır.
Kişinin başkasına benzerliği üzerinden kendisini yaratma sürecinde taklidin oynadığı rolün önemine sıkça değinilmiştir (Ogden, 1989). Bazen özne olmak, hiçbir şeye benzememek değil; önce benzeyebilmekten geçer. İnsan; taklit ederek, sonra özdeşleşerek ve başkalarından aldığı parçaları kendi yaşamı içinde yeniden işleyerek öznelliğini kurar.
Bu açıdan bakıldığında Ishiguro'nun klonları insanlardan düşündüğümüz kadar farklı değildir. Onlar biyolojik olarak bir bedenin kopyasıdır; davranışları ise Hailsham'ın kapalı dünyasından, birbirlerinden ve televizyondan kopyaladıklarıyla doludur. Klonların kendisi de bu kopyalamaları insanlara ait olmayan bir eylem olarak düşünmektedirler.
"İnsanlar dışarıdaki normal hayatta gerçekten böyle davranmıyorlar… Onların yaptığı her şeyi kopyalaman çok saçma görünüyor."
Oysa psikanalitik açıdan bakıldığında, taklit etmek ve özdeşleşmek insan ruhsallığının en temel kuruluş yollarındandır. Hiçbir benlik boşlukta oluşmaz; hepimiz konuşmayı, sevmeyi, korkmayı, yas tutmayı ve dünyayla ilişki kurmayı başkalarından ve başkalarıyla öğreniriz. İçimizde ebeveynlerimizin sesleri, sevdiğimiz insanların izleri, kayıplarımız ve özdeşleşmelerimiz yaşamaya devam eder.
Bu nedenle Kathy, Ruth ve Tommy'yi yalnızca biyolojik kopyalar olarak görmek yanıltıcıdır. Onların kimlikleri genetik modellerinden değil; kurdukları dostluklardan, aşklarından, kayıplarından ve ortak geçmişlerinden doğar. Ancak bu, ruhsal gelişimlerinin eksiksiz olduğu anlamına da gelmez.
Winnicott'un sözünü ettiği spontan jestin yeşerebileceği yeterince güvenli bir alan bulamadıkları için, yaşamlarında taklidin ve uyumlanmanın ağırlığı hissedilir. Yine de sadece kopyala(n)dıklarından ibaret değildirler. Kopyaladıklarını kendilerine özgü deneyimleriyle dönüştürür, onlara yeni anlamlar yükler ve böylece kendilerine ait bir ruhsal dünya kurarlar.
Başkalarından aldığımız kadar, kendimizde taşımakta zorlandığımız parçaları başkalarına bırakmaya da çalışırız. Benzer olmamanın ehemmiyet taşıdığı durumlar vardır. Benlik, yalnızca taklit veya içe alma yoluyla değil, dışarı atma yoluyla da kurulur. Romanda; ölümlülük, hastalık ve bedensel kırılganlık gibi katlanılması güç yaşantılar karşısında bu eğilimin daha da belirginleştiğini okuyoruz. İşte romanın ikinci büyük hikayesi tam da burada başlar.
Tahammül Edilemeyenler
Ölümlülük
İnsan, öleceğini, hastalanacağını, yaşlanacağını ve bedeninin bir gün işlevlerini yitireceğini bilen tek canlıdır. Aynı zamanda ona kaygılı, kırılgan ve çaresiz hissettiren de bu bilgidir.
Ölümlülük, yaşlanmak ya da ansızın ortaya çıkan hastalıklar... Beden, insanın kaçamadığı kırılganlıklarının kuvvetlice cereyan ettiği en somut yerdir. Bedendeki her aksama, ölümlülüğü yeniden hatırlatır. Romanın dünyasında ise insanlar bu gerçekle yüzleşmek yerine onu başka bedenlere devretmeyi seçerler. Ölümün kaçınılmazlığını kabul etmek yerine onu ertelemeye, bedenin sınırlarını kabullenmek yerine bu sınırları klonların bedenlerine devretmeye çalışırlar.
Bu açıdan bakıldığında klonlar yalnızca bir teknoloji ürünü değildir; insanın reddettiği parçaları taşımak üzere yaratılmış ruhsal rezervuarlar gibidirler. Çürüyecek olan klonlardır. Tükenişi yaşayacak olan klonlardır. Sınırlı bir yaşam süresine sahip olan da onlardır. Ölüm karşısında çaresiz hisseden insan, ölümlülüğünü ve sınırlılığını yansıtabileceği bir nesne yaratmış gibidir. Yaşama hakkını kendisine ait gören, ölümü ise başkasına devreden kibirli bir insanlık tasviri ortaya çıkar.
Böylece roman, yalnızca organlarını bağışlamak üzere yetiştirilen klonları değil, ölümle yüzleşmek yerine onu başkasına devretmeye çalışan insan ruhsallığını da görünür kılar.
Değersizlik
Hailsham'daki çocukların hayatına sessizce yayılan başka bir tema de çöp ve atıklardır. Okulda heyecanla beklenen satış günlerinde dış dünyadan gelen oyuncaklar, kıyafetler ve kasetler aslında başkaları tarafından gözden çıkarılmış, ikinci el eşyalardır.
Öğrencilerin yılda dört kez düzenlenen değiş tokuşlarında yaptıkları resimler ve heykeller de çoğu zaman şişe kapakları, ezilmiş tenekeler ve çeşitli atıklardan oluşur. Bu ayrıntılar ilk bakışta önemsiz görünse de roman boyunca giderek başka bir anlam kazanmaya başlar. Çocukların kullandıkları nesneler gibi kendileri de dış dünya tarafından bir tür kullanılabilir ve tüketilebilir malzeme olarak görülmektedir. Dört kez yapılacak bağışların gölgesi, yılda dört kez yapılan değiş tokuşların içine çok önceden yerleşmiştir. Ruth, olasılarını bulma hayalinin yıkılmasının ardından öfkeyle şöyle söyler:
"Bizi çöplüklerde arayın, çöp kutularına bakın, tuvaletin içine bakın, hepimizin geldiği yer orası."
Bu sözler yalnızca umutsuzluk değil, aynı zamanda özneliklerinin değersizleştirilmesini ne kadar içselleştirdiklerini de yansıtır. Çünkü klonlar, yalnızca organları için var olan ve zamanı geldiğinde gözden çıkarılacak varlıklar olarak konumlandırılmışlardır. Çöp, atık ve gözden çıkarılabilir olana ilişkin bütün anlamlar klonların üzerine bırakılır. Böylece "normal" insanlar kendi değersizlikleriyle yüzleşmek yerine bu duyguları da klonların taşıyıcılığına bırakırlar.
Utanç
Dışarıdaki "normal" insanlarla karşılaştıkları sahnelerde hissedilen utanç da ilk bakışta klonların utancı gibi görünür. Oysa bu utanç gerçekten kime aittir? Organlarını alacak olanlara mı, yoksa onların ölüm inkarı uğruna yaratılan klonlara mı?
Roman, taşınması gereken utancın yer değiştirdiğini gösterir. Tıpkı hastalık, yaşlanma ve ölümlülüğün klonların bedenlerine yüklenmesi gibi, etik sorumluluğun utancı da onların omuzlarına bırakılır. Böylece çocuklar yalnızca organlarını değil, insanlığın taşıyamadığı utancı da taşımak zorunda kalırlar.
"Onlara robot gibi davranamazsınız." sözü, geç kalmış bir vicdanın sesi gibidir. Çünkü ruhu inkar etmek, yalnızca klonların insanlığını değil, onlara yapılanların etik anlamını da inkar etmektir.
Sorgulanması gereken klonların ruhunun varlığından öte insanların bu varlığı tanımamayı seçmesindeki ruhsal etmenlerdir. Klonları insan olarak tanımak, yalnızca onlara bir ruh atfetmek anlamına gelmez; bugüne dek onlara yüklenmiş olan ölümü, kırılganlığı, utancı ve daha birçok duyguyu yeniden sahiplenmeyi de gerektirir. Bu ise yansıtmayı sürdürmek yerine, kendi duygularının ve eylemlerinin sorumluluğunu üstlenebilmeyi; başka bir deyişle daha depresif bir konuma geçebilmeyi gerektirir. Belki de romandan çıkarılabilecek eleştirilerden biri, insanlığın bu ruhsal harekete direnmesinedir.
Bu Klonların İsyanı Nerede?
Romanın okurlarında çoğunlukla rahatsızlık uyandıran noktalardan biri, belirgin bir isyanın yokluğudur. Belki başka sorular da eklenebilir: İnsan, neye isyan edebileceğini nasıl öğrenir? Daha doğrusu, hangi koşullarda başka bir yaşamın mümkün olduğunu hayal bile edemez?
Kathy, olasısının ayaktakımından biri olduğunu düşündüğünde öfkelenir. Karakterler bağışları ertelemenin yollarını ararlar. Ancak "Organlarımı vermek istemiyorum." düşüncesi neredeyse hiç akla gelmez. Hailsham'dan baka bir dünya bilmezler; ayrı aileleri, kökenleri ya da kendilerine ait başka bir geçmişleri yoktur. Belki de başka türlü bir gelecek düşleyebilmek için önce başka türlü bir geçmişe sahip olmak gerekir. Geçmişsiz bırakılan biri için gelecek de daralır.
“… belki de sandığımız kadar geride bırakmamıştık birçok şeyi. İçimizde bir şey, bir parçamız olduğu gibi kalmıştı; etrafımızdaki dünyadan korkuyorduk ve -kendimize bundan dolayı ne kadar kızarsak kızalım- birbirimizi bırakamıyorduk.”
Bu isyansızlıkta sanki bir umut da taşır Ishiguro. Klonlar devrim yapmaz, kaçmaz, kaderlerini değiştiremezler. Buna rağmen arkadaşlık kurarlar, aşık olurlar, yas tutarlar, üretirler. Yaşam, kendisine tanınan dar alan içinde var olmaya devam eder.
Hailsham'daki öğrenciler sürekli resimler yapar, şiirler yazar ve eserler üretirler. Bu eserlerin neden toplandığını tam olarak bilmezler. Zamanla aralarında bir söylenti dolaşmaya başlar: Eğer eserleri yeterince etkileyici bulunursa ya da gerçekten aşık olduklarını kanıtlayabilirlerse bağışçı olmaktan kurtulabileceklerdir. Bu söylentinin kaynağı yalnızca hayatta kalma arzusu değildir. Aynı zamanda bütünlüklü bir özne olarak görülebilme arzusunu da taşır.
Sanat ve aşk, romanda yalnızca estetik ya da romantik deneyimler değildir. Bir ruhun varlığını görünür kılma çabasına dönüşürler. Sanki her ürettikleri eser ve kurdukları her ilişki aynı şeyi söylemektedir: "Ben hissedebilen, bağ kurabilen ve yaratabilen biriyim; yalnızca kullanılacak bir beden ya da çöpe atılacak bir nesne değilim."
Madam'ın çocukların eserlerini topladığı Galeri de romanda neredeyse mitsel bir yer kazanır. Galerinin gerçekten var olup olmadığı hiçbir zaman kesinleşmez. Galeri etrafındaki belirsizlik, roman boyunca dolaşan başka bir sorunun gölgesidir: Bu çocukların gerçekten ruhları var mıdır?
Oysa klonların ruhlarını görünür kılan şey, Galeri ya da başkalarının vereceği bir onay değildir. Ruhlarının kanıtı zaten yaşam biçimlerinin içindedir. Sevmeleri, yas tutmaları, üretmeleri, bağ kurmaları ve hayal kurmaları, onların çoktan özne olduklarını gösterir.
İronik olarak, romanın klonları, onları yaratan insanlardan daha fazla yaşamın içinde görünürler. Sınırlarını bilirler, sürelerinin kısıtlılığının farkındadırlar ve ölümlerinin yaklaşacağını bedenlerinde hissederler. Buna rağmen sevmeye ve üretmeye devam ederler. Romanın insanları ise tam tersine sınırsızlık peşindedir. Daha uzun yaşamak, daha sağlıklı organlara sahip olmak ve daha fazla zaman kazanmak isterler. Ancak bütün bu çabanın içinde yaşamın kendisi gözden kaybolmaya başlayabilir. Gelecekteki uzun yaşam fantezisi uğruna ertelenen bugünler, yaşamla kurulan ilişkinin de yoksullaşmasına neden olabilir
![Shalikashvili, A. (t.y.). Mice Burying a Cat [Kağıt üzerine karışık teknik].](https://static.wixstatic.com/media/40d6f0_b8ef814021484554aee34a2fc885445f~mv2.jpeg/v1/fill/w_556,h_359,al_c,q_80,enc_avif,quality_auto/40d6f0_b8ef814021484554aee34a2fc885445f~mv2.jpeg)
Dolayısıyla bu isyansızlığı, ölüme boyun eğen bir kabulleniş olarak değil; ölümün bilgisiyle birlikte yaşam arzusunu da taşıyan bir varoluş olarak yorumlamak mümkündür. Bir tarafta ölümlülüğü inkar edebilmek için klonlar yaratanlar, diğer tarafta ise ölümlülüğü kabul ederek yaşamaya devam edenler vardır. Romanın umutlu tarafı da belki burada yatar. Klonlar, son derece dar bir yaşam alanında bile özgünlüklerini ve canlılıklarını koruyabilirler.
SON
Kayıplarla ve yoksunluklarla dolu bu yaşamın içinde belki de en büyük eksiklik, organlarının birer birer alınması değil; öznelliklerinin sürekli inkar edilmesidir. Roman boyunca onları ruhları olan insanlar olarak görmek istemeyen bir dünyanın sesiyle karşılaşırız: Klonlar gerçekten özne midir? Ruhları var mıdır? Belki de klon olmanın en acı veren yanı, bir kopya olmak değil; hiçbir zaman bir insan olarak görülmemektir. Böylece romanın merkezindeki yoksunluk sadece organların kaybı değil, tanınmanın da kaybıdır. En temel insani ihtiyaçlardan biri olan görülme, duyulma ve bir başkasının zihninde insan olarak var olabilme hakkı, daha en başından klonların elinden alınmıştır.
Kaynakça
Apter, E. (2011). The translation zone: A new comparative literature. Princeton University Press.
Ishiguro, K. (2005). Never let me go. Faber & Faber.
Laplanche, J. (1999). Essays on otherness. Routledge.
Ogden, T. H. (1989). The primitive edge of experience. Jason Aronson.
Rizq, R. (2014). Copying, cloning and creativity. British Journal of Psychotherapy, 30(4), 517-532.
Slavin, M. O. (2016). Relational psychoanalysis and the tragic-existential aspect of the human condition. Psychoanalytic Dialogues, 26(5), 537-548.



Comments